1 Nisan 2013 Pazartesi

EĞİTİM KURUMLARINDA YÖNETİŞİM




“Eğitim her şeydir. Şeftali bir zamanlar acı bir bademdi; karnabahar, üniversite eğitimi almış
bir lahanadan başka bir şey değildir.”
Mark Twain

“Eğitimin yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey onun etki alanının dışında kalamaz. Kötü ahlakları iyiye çevirebilir; kötü ilkeleri yıkar ve yerine yenilerini koyar; insanları melekler seviyesine çıkarabilir."
Mark Twain

   Yönetişsel hislerin hayat bulduğu, sosyal adaletin tüm kurum ve kuruluşlara; beraberinde eğitim kurumlarına da hakim olduğu bir günün düşüyle uyanıyorum. Yönetişim ve iletişim kavramlarından müteşekkil yönetişim kavramına geçen yazımda kısaca değinmiştim. "Governance" denilen yönetişim kavramı, yöneten ve yönetilen gibi çok önemli iki unsurla hayat bulabilir. Konumuz bu iki unsurun etkili iletişimi ya da etkileşimli yönetim anlayışı. 

    Sağlıklı bir yönetişimden bahsetmenin en temel prensibi, iletişim yollarının açık tutulmasıdır.Dünya genelinde yaşanan transformasyonun yönetenleri mecbur kıldığı, yönetilenleri ise diyalogta önemli bir sac ayağı oldukları gerçeğiyle tanıştırdıkları bir zaman dilimindeyiz.Bu rüzgarın dünyanın gelişmiş ülkelerinden aldığı hızla dalga dalga yayıldığı ve girdiği her toplumu olumlu yönde transforme ettiği gerçeğinden yola çıkarak, eğitim kurumlarının da sinelerini bu rüzgara açtıklarını görmek umudundayım.Şu noktayı da eklemezsem tanımlamamın eksik kalacağını düşünüyorum. Yönetişim; iletişim, yöneten, yönetilen kavramlarından doğsa da buna kontrol ya da denetim kavramlarını da dahil etmediğimiz zaman, otobüsün altına takılmış traktör lastiği gibi duracağını da unutmamak gerekir.Yönetişimin eğitim kurumlarındaki işleyiş özellikleri hangi şekillerde vücut bulur?

  Eğitim kurumları derken herkesin aklından geçen ilk anlamdan bahsediyorum. Elbette yaygın veya örgün eğitim kurumları; kısaca okullar.
Okul deyince, bütünsel manada, binası ve bölümleriyle beraber, okul toplumunu oluşturan şu öğeler akla gelir: Öğrenciler, öğretmenler, yöneticiler, yardımcı hizmetler sınıfı personeli, veli , vs…

  Okula yönetişimin girmesini sağlamakla yükümlü olan kişi, lider konumundaki okul müdürüdür. Onu olması gereken yere oturtmak ise topyekün herkesin görevidir. Okul yöneticisinin görevi; okul içi ve okul dışı dinamikleri doğru tespit ederek azami ölçüde bunları eğitim- öğretim hizmetleri yararına kanalize etmektir. Bununla birlikte gerek ortam , gerekse materyal sağlama noktasında özveri ile işin içine girmektir.Gerek resmi gerek resmi olmayan topluluk veya kurumları, okul toplumu yararına çalıştırmanın kaçınılmazlığı ortadadır.Bunun için hiçbir şekilde çekince gösterilmemelidir.

 “Suya sabuna dokunmayayım diyen adamın elleri , her zaman kirli kalmaya mahkumdur.” Zira su ve sabun kullanılmadan temizlik olmaz.Okullar bilgi çeşmeleridir. O halde bu bilgi çeşmelerini birer ilim pınarına, sevgi membaına çevirmenin yolu “Su ‘dan korkmayan, suya sabuna dokunmaya yüreği olan insanlarla” mümkün.
İşte tüm bunlar gerçek liderlerle, gerçek yöneticilerle gerçekleşecek eylemlerdir. Yönettiği kurum için doğru ve gerçekçi hedefler tayin edebilen, tayin ettiği bu hedefleri paylaşım alanlarına sunabilen, diyalog ve etkileşime dayalı yönetimi hazmedebilmiş ve hesap verebilirlik (şeffaflık) mefhumunu güçlü tutan yöneticinin başarılı olması kaçınılmazdır.

 Kimdir başarılı yönetici?

Paylaşıma açacağı her konuyu şeffaf bir şekilde, tenkit havuzuna dökebilen, konu ile ilgili olumlu veya olumsuz tenkitleri olgunlukla karşılayabilen yönetici başarılı yöneticidir. 

Maiyetindeki personeline hatta yukarıda değindiğimiz bütün okul toplumuna, okulu bir adım daha ileriye götürmek için görüş alışverişinde bulunabilen ve aldığı en önemsiz gibi görünenini bile değerlendirmeye değer bulup dikkate alan yönetici başarılı yöneticidir.

Kendini çağın gereklerine uygun olarak yenileyebilen, yenilikleri kısa zamanda bulunduğu kurumda gündemine getirmekten çekinmeyen ve bu yeniliğin kurum bünyesinde hazmına, gerektiği kadar zaman, enerji ve güç verebilen yönetici başarılı yöneticidir.

Mesela; bundan 10 yıl önce okuma yazma bilmeyen insanla bugün bilgisayar kullanmayı bilmeyen insan arasında bir fark olup olmadığını buyurun siz takdir edin.Bu çağda bilgisayar kullanmayı bilmeyen bir yönetici ya da öğretmen düşünülebilir mi?

Okul toplumunun öznesi olan öğrencilerin her birini büyük bir titizlikle dikilmiş bir fidan gibi görüp, onlardan bir tanesinin bile kırılmasına ya da boynunun bükülmesine tahammül gösteremeyen yönetici başarılı yöneticidir.

Her veliyi, kendisine emanet verilmiş bu fidanların sahipleri ve hesap verilecek bahçe sahipleri gibi görebilen yönetici başarılı yöneticidir.

Öğretmenlerin de, müdür yardımcılarının da, kendisinin de , diğer personelin de bu bahçenin bahçıvanları olarak görebilen ve bu bahçıvanları şevkle çalıştırma heyecanını yaşayabilen yönetici başarılı yöneticidir.
Kısaca; “Yönetişebilen yönetici, gerçek yöneticidir.”

31 Mart 2013 Pazar

Elhamdülillah Materyalistim (!)


     

       Hemen hemen hepimiz toplumsal yapıdaki bozulmanın ve kültürel dejenerasyonun farkındayız.Geleneklerimizin, göreneklerimizin dini ve milli değerlerimizin heyelana uğramışçasına elimizden kayıp gidişini izlemekteyiz.Ve şu bir gerçek ki toplumun büyük kısmı bu gidişattan şikayetçi.Peki hiç kendimize “Toplumsal düzende bize düşen görevleri ne kadar yerine getirdik” diye sorduk mu?

     Günümüzün maddeci zihniyeti tüm insanlığın kalbini ve zihnini bir örümcek misali ağlarla örmüştür. Büyüklerimizden dinleyerek büyüdüğümüz muhabbet dolu, hatır ve gönül kokan günler kültürel yozlaşma nedeniyle bizlere sanki hiç yaşanmamış birer masal gibi gelmekte. Elbette bu bir anda gerçekleşen bir olay değil, küçük tavizlerin gebe olduğu kaçınılmaz sonuçtur. Bu yok edici süreçte en çok inanç sistemimiz darbe almış, günümüz insanı inandığı gibi yaşamayı ve olduğu gibi görünmeyi unutmuştur.Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.)  söylediği gibi  her haliyle (görünüşüyle yaşayışıyla, konuşmasıyla) Allah’ı anlatan müminler artık her haliyle özdekçilik kokmaktadır.Bu o derece ilerlemiştir ki artık hayata bakış açımız değişmiş, tercihlerimizi yönlendiren ölçütlerimiz bozulmuştur.Örneğin evlenecek çiftlerin birbirinde aradığı özellikleri sıraya koysak ahlak yada  inanç düzeyi kaçıncı sırada olur acaba?Belki 7, belki 10, belki de hiç listeye bile yazılmaz.Peki ya işi ve maaşı?”Hayırlı bir iş”te bile madde en öne çıkıyorsa hakikaten biz bir yerlerde yanlış yapıyoruz demektir.Geleceğimizin teminatı olan aile düzeninin daha temeli atılırken maddeye takılması “daha çok sancılı günler geçireceğiz” diye düşünmeme neden oluyor.Hiç kıyamadığımız, gözümüzün nuru torunlarımızı yetiştirecek gelin ve damatları seçerken en önemli kriterimiz maddiyat olmamalı.
    Maddecilik görünüşümüzle birlikte görüşümüzü de ters yüz etmiştir.Zengin olanı değerli, pahalı olanı alınması gereken olarak görmeye başladık.Bu da beraberinde İslam dininde yeri olmayan, elle tutulmayan ama iç acıtıcı şekilde hissedilen sınıflar oluşmasına neden olmuştur.Örneğin insanların ruhuna değil makamına, mevkisine, görünüşüne (ye kürküm ye(!)) göre davranmaya başladık. İnsana insan olduğu için değer vermekten, Yunus Emre misali yaratılanı yaratandan ötürü sevmekten vazgeçtik.Gönüller arası kurulan görülmez yollar hep, maneviyatımıza yakışmayan maddecilikle kesildi.Böyle bir dönemde unuttuk paylaşmayı ve artık  veren el değil alan el hatta “çalan el” olmaya başladık.Testiyi kırıp içimizdeki suyu akıtmak, çorak topraklarda yeşerip hep birlikte hayat bulmak varken, çareyi çorak topraktan kaçarak küçücük bir testinin içine sığınmakta bulduk.
       Yanlışlığından hem fikir olduğumuz bu toplumsal yozlaşmaya dur demenin zamanı geldi de geçiyor bile.Hayatımızda ve düşünce dünyamızda nesneye gerektiği kadar değer vererek, onun bize değil, bizim ona sahip olduğumuzu unutmayalım.Maneviyatımızı görünür alemin tutsaklığından kurtarıp, görünmez ufuklara doğru yükselmesini sağlamalıyız ve artık bedenimize takılıp ruhumuzu tökezleten maddeci zihniyetin önüne geçmeliyiz. Yaratılışımızdaki ulviyeti hatırlayıp ona göre davranmalı ve eşref-i mahlûkȃt olmanın gerçek manasına varmak dileğiyle…